Tacettin DURMUŞ
Rıza Uray, 28 Haziran 1948'de CHP döneminde kapatılan Köy Enstitülerini kaleme almakla, kendisini borçlu hissettiğini dile getirdi.
Bazı kitapların yazılmak için değil de bir borcu ödemek için kaleme alındığına dikkat çeken Uray, Bir “Eğitim Adası: Cilavuz” kitabının işte böyle bir borcun anlamlı ürünü olduğunu söyledi.
Sadece bir okulun değil aynı zamanda bir ülkenin vicdanının kaybolmaması için bu kitabı yazdığına da dikkat çeken Cilavuzlu Eğitimci Yazar Rıza Uray, kitabını şu ifadeleriyle okurlarının dikkatine sundu:
“Bu kitabı yazdım; Çünkü Cilavuz yalnızca taş duvarlardan, sınıflardan ve yatakhanelerden ibaret bir okul değildi. Cilavuz, yoksulluğun ortasında onurla ayakta durmayı öğreten bir vicdandı. Karanlıkta kalmış bir coğrafyaya yakılan sessiz ama kalıcı bir ışıktı.
Yıllar boyunca tanıştığım insanlar bana sık sık şunu sorardı: “İlçeniz neyiyle ünlüdür?”
Ben hiç düşünmeden, gururla şu cevabı verirdim: “Eğitim tarihiyle ünlüdür.”
Ama yıllar geçti…
O okul, belleğimizdeki yerini korudu; fakat hayatın içinde, adında taşıdığı ünle kaldı. Cilavuz, anlatılmadıkça sessizleşti; sessizleştikçe unutulmaya yüz tuttu. İşte ben bu kitabı, bir zamanlar ışık saçan o okulun yeniden hatırlanması için yazdım.
Bir zamanlar o taş binaların arasında, elinde kazma olan çocuklar vardı. Aynı çocuklar akşam olunca kitaplarını açar, bir ülkenin kaderini değiştirecek cümleleri heceleyerek okurlardı. Gündüz duvar örer, gece gelecek kurarlardı. Ben bu kitabı, emeğin eğitime karıştığı o büyük mucizeyi unutturmamak için yazdım.
Yazdım; çünkü bugün “imkânsız” dediğimiz ne varsa, Cilavuz’da çıplak ayakla mümkün kılınmıştı. Kar altında okula giden çocuklar vardı; ama üşüyen yalnızca elleriydi, hayalleri değil. Kayakla okula giden o çocuklar, bir gün köylerine öğretmen, sağlıkçı, aydın olarak döndüler. Kimseye yukarıdan bakmadan, kimseyi geride bırakmadan…
Bu kitabı yazdım; çünkü Cilavuz mezunları yalnızca meslek sahibi olmadılar, önce insan oldular. Cumhuriyetin en zor yıllarında “Ben ne alırım?” diye değil, “Ben ne veririm?” diye sordular. Köy odalarında ders anlattılar, lambası olmayan evlere ışık oldular, kız çocuklarının kaderini değiştirdiler.
Ve yazdım; çünkü Cilavuz’u anlatmazsak, bir gün birileri çıkıp diyecek ki:
“Bu ülke böyle bir eğitim modeli hiç yaşamadı.”
İşte o gün susmak, tarihe ihanet olurdu.
Bu kitap bir nostalji değildir; bir ağıt hiç değildir. Bu kitap, bugün hâlâ çocuklarının elinden tutacak bir eğitim arayanlara yazılmış bir umut mektubudur. Aynı zamanda bir çağrıdır…
Ben bu kitapla, Cilavuz’un yeniden anılmasını, yeniden konuşulmasını, yeniden ünlü olmasını arzu ettim. İnanıyorum ki Cilavuzlular bu kitaba sahip çıkarsa, bu hikâye yalnızca bir kitabın sayfalarında kalmayacak. Cilavuz, bu kitapla yeniden hatırlanacak; yeniden konuşulacak; yeniden ünlü olacak.
Bu satırları yazarken sık sık durup düşündüm:
“Bunca yokluk içinde yetişen bu insanlar, nasıl bu kadar güzel kalabildiler?”
Cevabı yine Cilavuz’da buldum.
Çünkü onlara önce insan olmayı, sonra her şeyi öğrettiler.
Bir Eğitim Adası: Cilavuz’u bu yüzden yazdım.
Bir okulun değil, bir ülkenin vicdanının kaybolmaması için…”